Üniversitede İngilizce Zorunlu Mu? Bir Yolculuğun Hikâyesi
Hayatımda dönüm noktaları vardır, bazıları büyük, bazıları ise sadece bir anlık bir kırılma gibi gelir. Ama o küçük anlar, uzun vadede en büyük değişimleri yaratır. Üniversiteye başladığım ilk gün de öyleydi. Kayseri’de bir sabah güneşinin ardında, önümde uzun bir yolculuk olduğunu hissediyordum. Ama yolculuğun nereye varacağı hakkında hiçbir fikrim yoktu.
Bir şey vardı ki, onu biliyordum: Üniversitede İngilizce zorunlu muydu?
İlk Gün: Hayal Kırıklığı
Üniversiteye başladığımda, bütün sınıf arkadaşlarım gibi ben de kendi içimde büyük beklentilerle doluydum. Gençtim, umutluydum ve nihayet “büyüyordum”. Kayseri’de küçük bir kasabada büyümüş biri olarak, büyük hayallerim vardı. Dünya benim için çok genişti ama bir o kadar da uzak. İngilizce, bana hep uzak, öğrenmesi zor ve biraz da korkutucu bir dil gibi gelmişti. Her zaman derdim ki: “Bunu bir gün hallederim, çok da önemli değil.” Ama okulun ilk günü her şey değişti.
Kayıt için gittiğimiz salonda, hocalardan birisi İngilizce derslerinin zorunlu olduğunu söylediğinde, içimden bir şeyler koptu. “Zorunlu mu?” diye tekrar ettim. Hızlıca cevap vermek zorunda kaldım ama o an ne hissettiğimi anlayamadım. Kafamda yüzlerce düşünce vardı. Hep ertelediğim, belki de hep korktuğum şeyi şimdi yapmak zorunda kalacak mıydım? Bir yandan daha çok içimde bir itiraz vardı: “Benim için mi zorunlu? O kadar iyi değilim ki…”
İçimdeki o telaş, kendimi, o ilk gün okulda kaybolmuş hissetmeme neden oldu. Öğrenmeye ve başarıya dair korkularım tekrar su yüzüne çıktı.
İlk İngilizce Dersi: Gerçekle Yüzleşme
İngilizce derslerinin ilk gününde, her şey biraz karışıktı. O gün, sınıfımda belki de 30 kişi vardı ve hepsi farklı seviyelerdeydi. Bazen kendimi sınıfın en zayıfı gibi hissediyordum. Özellikle öğretmenin “şu kelimeleri çevirelim” dediği an, gözlerim kamaştı. Bir kelimeyi çevirmekte bile zorlanıyordum. O an bir şimşek gibi çaktı; bu dersi geçememek, başarısız olmak, bir kenara itilmek… Bu düşünceler beni epey bir sarmıştı.
Ama sonra bir şey oldu. Bir anda sınıf arkadaşım Zeynep’in yanımda biraz gülerek bana bakması dikkatimi çekti. Benim gibi birinin zorlandığını görüp, “Böyle olursa daha iyi olur” demek istedi. Hemen yanındaki arkadaşına, “Öğrenmek için birlikte çalışalım mı?” diye sordu. O an, içimde bir umut ışığı yanmaya başladı. Bu, sadece bir dil değil, kendini aşma yolculuğuydu.
Birlikte çalışmak, daha fazla zorlanmak, kelimeleri yavaşça ezberlemek ama sonra bir kelimenin doğru telaffuzunu yaptığında kendini ödüllendirmek… Zeynep’in önerisiyle başladı bu yolculuk. Kendimi yalnız hissetmediğimi anladım. İnsanlar, birbirine yardımcı oldukça büyüyordu. Ben de büyüyordum.
Yavaş Ama Emin Adımlarla
Dersler ilerledikçe, İngilizceyi daha çok sevdiğimi fark ettim. Bir dil öğrenmek, aslında sadece kelimeleri ezberlemek değildi. Her bir yeni kelimeyle bir kapı açılıyordu. Bunu zamanla anladım. Geceleri, Kayseri’nin sakin sokaklarında yürürken aklımda dönüp duruyordu o kelimeler. Bazı cümleleri çevirmeye çalışırken, eski duygularımı hatırladım. Hayatımda hiç bu kadar güçlü hissetmemiştim. “Başarı” dediğimiz şeyin, aslında sadece kendini aşmak olduğunu fark ettim.
Bir gün, zor bir İngilizce testinden başarılı geçtiğimi öğrendim. O an, bu kadar basit bir şeyin bana nasıl derin bir anlam taşıdığını bilemezsiniz. Başarı, gerçekten de hissettiğimiz anların toplamıydı.
İngilizce ve Kendi Kendini Keşfetmek
İngilizce, başlangıçta zorunlu gibi görünen bir derstir belki ama sonradan fark ettim ki, aslında zorunluluk değil, bir fırsatmış. Üniversitedeki İngilizce dersleri, bana sadece bir dil öğretmedi, kendi sınırlarımı ve korkularımı da aşmayı gösterdi. Her ders, her kelime, her çeviri, aslında hayatımda bana yeni bir pencere açtı. Hem dünyayı hem de kendimi keşfetmemi sağladı.
O zaman anlamıştım, belki de hayat sadece sınavlardan, notlardan ya da derslerden ibaret değildi. Her birimizin kendi yolculuğunda keşfetmesi gereken bir şeyler var. Bazen bir dil, bir kelime, sadece hayal kırıklığı değil, umut ışığı da olabilir.
Bugün, Kayseri’nin taş sokaklarında yürürken, sırtımda hafif bir sırt çantası, cebimde birkaç İngilizce kelimeyle güvende hissediyorum. Evet, üniversitede İngilizce zorunlu. Ama belki de bu zorunluluk, hayatın bana sunduğu en değerli hediye oldu.
Sonuç: Yeni Bir Başlangıç
Üniversite hayatım, bana bir şey öğretti: Hayatın sundukları, bazen biz onları istemesek de çok önemli bir yere sahip. İngilizceyi zorunlu olarak almak belki başlangıçta korkutucu ve baskılayıcıydı ama sonunda bana sadece bir dil kazandırmadı, bir yolculuğa çıkardı.
Düşünsenize, Kayseri’de, bir sabah uyanıp kendinizi dünyaya ait hissettiğinizde, işte o zaman İngilizce bir dil değil, sizin ruhunuzun parçası olur. Zorunlu bir dil, özgürlüğe giden bir anahtar olabilir. Benim yolculuğum da böyle başladı.
Evet, bazen hayal kırıklığı yaşadım, bazen endişelendim ama en önemlisi bu yolculukta yalnız olmadığımı fark ettim. Üniversiteye ilk adımımı atarken “İngilizce zorunlu mu?” diye sormuştum ama sonunda ne olduğunu fark ettim: Bazen zorunluluklar, hayatımızın en anlamlı parçası haline gelebilir.